Hindiye Neden TURKEY Diyorlar?

Anglosaksonlar hindiye neden "turkey" diyor?
 
Hintlilerin de "Peki siz neden hindi diyorsunuz?" merakını da dahil edersek aslında bu sorunun cevabı, Brezilya pembe dizilerine taş çıkartacak türden. Küreselleşmenin ilk gizli kahramanının isminin bu tarihi seyahatine geleceğim ancak nerden çıktı bu hindi şimdi durup dururken, önce onu hatırlatayım.
 
Bu hafta ABD’de ne ekonomik kriz, ne Obama ne de Angelina Joli, gündemin en popüler konusu her yıl bu zamanlarda olduğu gibi yine "turkey". Her yılın Kasım ayının son perşembe gününde Amerikalıların tek ortak kültürel bayramı olan "şükran günü (thanksgiving)" kutlanıyor. Yarın akşam, Hıristiyan, Yahudi, Müslüman, Hindu, her din ve inançtan; beyaz, siyah, hispanik, sarı her ırktan, her sosyal sınıftan Amerikalı, "Şükran Günü" sofrasında ailesi ya da dostlarıyla bir araya gelecek. Bu sofraların baş konuğu ise, turkey (hindi). Vejateryenler bile, "tofurky" adını verdikleri tofu hindilerle sofralarını donatacak. Dindarlar, geleneğin özüne uyarak, tanrıya o yıl verdikleri için şükür ve duayı ön plana çıkaracak. Dindar olmayanlarsa, aile üyelerinin yılda bir kez bile olsa bir araya geldiği sosyal barış günü olarak yaşayacak. Bu sofralarda, Amerikalı yaşlılar, "nerde o eski şükran günleri" diye iç geçirip, geleneğin artık bir tüketim ve kapitalizm bayramına dönüşmesinden yakınacak.
İstatistiklere göre, Amerika’da üretilen toplam gıdanın yüzde 40’ı hiç yenmeden çöpe gidiyor. Tarihin en müsrif milletinin, yaşadığı ekonomik krizden ders alarak duanın yanında biraz da muhasebe yapması gerekiyor ama ne çare… Piyasa putları ise, Perşembe gece yarısından cuma öğle saatlerine kadar yaşanacak, "black friday (kara cuma)" ayinine hazırlanıyor. Birçok büyük perakende zincirinin özel indirimler uyguladığı o 12 saatlik zaman dilimi, ABD’de her yılın en fazla alışveriş yapılan saatleri. Milyonlarca kişi her yıl kara cumada ülkenin dört bir yanında gece yarısından itibaren, mağazaların kapısında sıraya girerek, indirimli malları tükenmeden alma mücadelesi veriyor. Akşam saatlerindeki ‘şükür’den eser kalmıyor. Şükran Günü gece yarısından itibaren Amerikalı, ‘cool’ olmaktan çıkıp yeniden ‘tüketici’ye dönüşüyor.
 
Türkün "turkey" ile imtihanı
Şükran Günü haftalarında, Amerika’da yaşayan Türklerin özel bir sorunu daha var; hafta boyunca etrafımızdaki Amerikalıların "turkey" şakaları. Hafta boyunca kendimizi, Türk takımları ile maç öncesi hep aynı manşetleri atan ucuz İngiliz gazetelerini okuyormuşusuz hissine kapılmamıza sebep olsa da, bu "turkey – Turkey" benzerliği tesadüf değil. Bir kaç zeka seviyesi düşük espriye konu oluyor diye de bu adlandırma karşısında alınganlık gösterilmesine gerek yok. Aksine, ne hindinin kendisinde ne de oldukça önemli bir tanıtım fırsatı da sunan adlandırmasında bizi utandıracak hiçbir tarihsel neden yok. Amerikalılar için "turkey" oldukça sembolik bir hayvan. Öyle ki, Benjamin Franklin ülkenin ulusal sembolünün "turkey" olmasını istiyordu ancak, kel kartal mücadeleyi kazanarak ABD’nin sembolu oldu.
Biz "turkey" yerine bu hayvana "hindi" diyoruz. Yalnız değiliz, başta Almanya, Fransa ve İtalya olmak üzere birçok ülke de bizim gibi, "hindistan’dan gelen" anlamına gelen isimler kullanıyor bu kümes hayvanı için. Tuhaf olanı, bu kuşun Hindistan’la bir alakası yok. Ana vatanı Hindistan değil.
Peki bu kadar insanın Hindistan dediği yer neresi? Bizi yanıltan kim? Kristof Kolomb. Evet, bay Columbus, 1492 yılında Karayip denizindeki adalara ilk defa ulaştığında yola çıkış hedefine yani Hindistan’a ulaştığını sanıyordu. Hayatı boyunca bunun yeni bir kıta olduğunu anlamadı. Bu yeni kıtada karşılaştığı yerlilere ise, Hintli anlamında "Indian" dedi. Bizim Kızılderili dediğimiz insanlara Anglosaksonların bugün bile "Indian" demesinin sebebi bu. Karayip ve Orta Amerika yerlilerinin, o güne kadar ‘eski dünya’da bilinmeyen bazı özel gıda ve beslenme kaynakları, Columbus ve arkadaşlarının hemen dikkatini çekti. Mısır, patates, tütün ilk dikkati çeken ürünler oldu. Azteklerin "huexoloti" ya da bugün bile Meksikalıların "guajolote" dediği yürüyen kuşlar, yerlilerin en önemli et kaynağı durumundaydı. Evet, bu bizim hindi dediğimiz muhteremden başkası değildi. İşte bu ürünlerden örnekleri gemisine dolduran Kolomb, İspanya’nın yolunu tuttu. İspanya, bu önemli kaynağı başta düşmanları İngilizler olmak üzere, Berberi Araplar ve diğer düşmanlar bilmesin diye olağanüstü gizlilik içinde çoğaltmaya başladı. Ancak, kısa yoldan zengin olma hırsıyla dolu İspanyol ve Portekiz gemiciler çoktan, gemilere doldurdukları bu ürünleri, o dönemde Amerika yolunun bekçileri olan İspanyol donanmasından kaçırabilecekleri tek noktaya, Kuzey Afrika’ya sızdırmayı başardılar. Bu yepyeni gıdalar, East Carolina Universitesi tarih profesörü Larry Tise’a göre tahminen ilk olarak 1520’li yıllarda , kuzey Afrika’dan doğal olarak Mısır üzerinden Anadolu’ya, yani o dönemin en zengini olan Osmanlılara ulaştı. Bazı hindilerin kuzey Afrika yolculuğu sırasında Arabistan’a Etiyopya üzerinden satılması belki de Arapların, hindiyi "Dik Habeş (Habeş horozu)" olarak adlandırmalarının sebebi. Anavatanı Amerika olan bir tahıla bizim neden "mısır" dediğimiz üzerine akıl yürütmek için de artık daha fazla sebebimiz var. "Father Orsini" olarak bilinen ünlü İtalyan aşçı Giuseppe Orsini, "İtalyan Mutfağının Sırları" kitabında mısırı, "grano Turco (Türk tahılı)" diye anıyor ki, mısırın bizden sonraki güzergahının devamı konusunda bir başka ilginç veri.
Profesör Larry Tise, "16’ncı yüzyılda dünyanın en usta tarımcıları" olarak bahsettiği Anadolu ahalisinin, hindiyi, kendisine benzer çulluk ve Gine tavuğu ya da Afrika tavuğu olarak adlandırılan benzeri hayvanları yüzyıllardır yetiştirmeleri sebebiyle yadırgamadığını belirtiyor. Maharetli Anadolu çiftçisi, 20 yıl içinde Amerika göçmeni hindi, mısır ve tütünü yetiştirmede de eski dünyanın bir numarası haline geldi. Avrupa’daki "Turkish tobacco (Türk tütünü)" tutkusunun da başladığı yıllar olmasını "keyif verici" bir detay olarak buraya ekliyeyim.
Kayıtlara göre 1540’lar ilk hindilerin, tütünün ve mısırın Anadolu’dan İngiltere’ye geldiği yıllar. İlk yıllar asillerin zenginlerin sofralarını süsleyen bu yiyecekler, 20 yıl kadar süre içinde sayıca tavuğu bile geçince sıradan halkın mutfağına da girdi. Mısır, uzunca bir süre "Turkish maize" olarak anıldı İngiltere’de. "Tobacco (tütün)" hala kalite vurgusu olarak "Türk tütünü" ünvanını koruyor. Amerika’daki vatanından "huexoloti" olarak ayrılan, gemicilerin Columbus’un ‘India’sına atıfla hindi dediği bu hayvan, İngilizce’de o gün bugündür, İngiltere’ye geldiği yere atfen "turkey" diye anılıyor. Shakespear İngilizcesine ilk kez 1598 yılında yayınlanan Kral 4’ncü Henry kitabında "Turkeys in my pannier (küfemde hindiler)" cümlesiyle girdi. Bu sebeple de, Bernard Lewis adlı oryantalist tarihçinin, 17’nci yüzyılda Avrupalıların, Osmanlı sultanlarının giydiği renkli başlıkları hindi başına benzettikleri için hindiye "turkey" demeye başladığı iddiasını kendisi gibi ciddiye almamak gerek.      
"Turkey" adının, konuşma dilinden çıkarak resmileşmesine ise Amerika’ya ayak basan ilk İngiliz bilimadamı Thomas Harriot sebep oldu. 1586 yılında North Carolina’daki Roanoke adasında, yeni dünyanın bitki örtüsü ve hayvan türlerinin kataloğunu yapan Harriot, ‘huexoloti’lerin kuzeni olan yaban hindilerini görür görmez, "Turkie cockes and Turkie hennes (dişi ve erkek Turkie)" olarak kaydetti. Gördüğü her şeyin Kızılderili dilindeki karşılığını da yazmasına rağmen bir tek ‘turkey’de buna hiç gerek duymaması, bunların "turkey" olmalarından hiçbir şüphe duymamasına bağlanıyor. Harriot’un kayıtlarında gerçekte Amerika yerlisi olan mısıra (corn) da ilginç bir not var. ‘Corn’un Kızılderili dilindeki karşılığı olarak ‘pagatowr’ yazan Harriot, bu kelimenin yanına, "Turkie wheat (Türk tahılı). Geldiği ülkeden dolayı İngilizler böyle adlandırıyor" şeklinde bir açıklama şerhi eklemiş.               
Minnesota Üniversitesi öğretim üyesi tarihçi Giancarlo Casale‘nin tezi bu noktada, yukarıda bir kısmını aktardığım Larry Tise’ın tezinden biraz daha farklı. Casale, kısaca çulluk ya da Afrika tavuğu’nu ilk kez Türklerde gören İngilizlerin bunları "Turkey bird" olarak adlandırdıklarını, Kuzey Amerika’ya geldiklerinde ise, çulluğa benzeyen hindiyi görerek, "Turkey bird (Türk kuşu)" dediklerini, bunun da zamanla kısalarak "turkey" olduğunu savunuyor. Bu tez, Türklerin(dolayısıyla Türklerden öğrenen Avrupalıların) bu kuşa neden "hindi" dediğini izah edemezken, hindinin yol arkadaşları mısır ve tütünü de unutuyor.
Virginia ve Massachusetts’e yerleşen ilk İngilizler, burada yaban hindilerini tarım alanlarının düşmanı olarak buldular. Gerçekten de bu yaban hindileri orta Amerika’nın huexoloti’lerinden farklı olarak, ekinleri yiyordu. Yeni kıtada yaşayan yerleşimciler gördükleri yerde bu hayvanları öldürmeye başladılar. Hem etleri de bildikleri "turkey" gibi lezzetli değildi. İşte hindinin tarihsel ve coğrafi döngüsü burada tamama erdi. Kayıtlara göre 1614 yılında Virginia’ya, 1629 yılında da Massachusetts’e İngiltere’den ilk Türk hindileri getirildi. Çok geçmeden bu evcil hindilerin bir özelliği daha keşfedildi. Tütün yetiştiriciliğine başlayan güney kolonileri "Türkiye hindilerinin", yaban hindilerinden farklı olarak tütün tarlalarına hiçbir zarar vermediklerini gördüler. Bazı tarihçilere göre, hindilere tütünden uzak durma alışkanlığını Türk çiftçiler kazandırdı. Bu özellikleri, bu hayvanları Amerika’daki ilk yerleşimcilerin en iyi dostu ve en önemli besin kaynağı yaptı.
Sözün burasında, Larry Tise’ın, yarın yine bir kızarmış hindinin başına oturup şükran günü kutalayacak Amerikalılara tavsiyesini de ekleyeyim: "Yemek üzere etrafına toplandığınız ‘turkey’nin Türkiye’den geldiğini hatırlamalıyız. Coğrafyamıza, İslami kültür ve ticaretle yüzyıllarca bağları olan Avrupalılarca taşındı. Bu seyahat, gezegeni aslında çok uzun zamandır hep beraber paylaştığımızı hatırlamamız için bir sebep. Öyleyse farklı dillerde Yehova, Allah ya da God desek de inandığımız aynı tanrıya bunun için şükredelim."
Hindinin anavatanı orta Amerika’dan, Anadolu’ya, ordan Avrupa’ya ve Kuzey Amerika’ya sıradışı yolculuğu böyle. Nasreddin Hoca, boşuna hindiyi papağana yeğlerken, "o konuşuyorsa bu da düşünür!" dememiş galiba. Böylesi bir macera karşısında kabarıp kabarıp düşünmeyeceksin de ne yapacaksın..?  

***
NOT: Bu Şükran Günü hikayesinin diğer kahramanı da Kızılderililer. Yüzyılın başında ABD’de 30 bin hindi kalmıştı. Bugün sayıları 7 milyon civarında. Kızılderililer hindiler kadar şanslı değildi. Onları kim yedi, onu da sonraki mektupta aktarayım. 
Cemal Demir – Haber 7
Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Savaşta kardeşini şehit edenle barışta kol kola yürüdüler…

Hazreti Ömer, baba bir, ana ayrı olmasına rağmen kardeşi Zeyd’i aşırı derecede severdi. Çünkü Zeyd, kendisinden önce İslam’a girmiş, kendisinden önce hicret etmiş, bütün savaşlara da katılmıştı.

Hatta Bedir Savaşı’na giderken düşman oklarından koruyan tek zırhı kendisi almayıp kardeşi Ömer’e bırakmış, Ömer de ağabeyi Zeyd’in giymesini istemiş, böylece zırh ortada kalmış, savaşa ikisi de zırhsız gitmişlerdi. Sonra Hz. Ebu Bekir’in (ra) zamanında, 632’de yalancı peygamberler savaşında çok sevdiği kardeşi Zeyd şehit olmuş, böylece Hazreti Ömer de ihlas timsali Zeyd için; "Benden önce İslam’a girdi, benden önce şehitlik rütbesine erdi." diyerek gözyaşı dökmüştü.

Bir gün Medine çarşısında Mütemmim’le karşılaştı. Mütemmim de aynı savaşta öldürülen kardeşi Malik için gözyaşı döküyor, söylediği içli şiirlerle sakinleşmeye çalışıyordu. Keşke dedi, ben de senin gibi içli şiirler söyleyebilsem de kardeşim Zeyd için duyduğum acılarımı birazcık teskin edebilsem. Mütemmim buna itiraz ederek şöyle cevap verdi:

- Ya Ömer, dedi, benim kardeşim Malik, yanlış tarafta yer alarak Müslümanlara karşı savaşırken öldürüldüğü için ağlıyorum. Eğer senin kardeşin Zeyd gibi imanlılar arasında yer alarak şehit olsaydı ben üzüntülü şiirler söyleme ihtiyacı duymaz, sevinç kasideleri dinletirdim sizlere! Bu değerlendirmeyi dinleyen Hazreti Ömer:

- Mütemmim! dedi, şimdiye kadar beni hiç kimse böylesine gerçek bir sözle teselli etmedi. Gönlümde yanan ateşe bir kova su döktün bu yorumunla.

Böylece ihlas timsali kardeşi için duyduğu acıyı azaltan Hazreti Ömer, bir gün Medine’de sokak ortasında Zeyd’in katiliyle yüz yüze geliverdi. Bütün duygularıyla kendini toparlayan Hazreti Ömer, can yakıcı sorusunu sordu:

- Kardeşim Zeyd’i öldüren sen miydin? Adam sakin ve kararlı şekilde; ‘Bendim’ dedikten sonra:

- Ya Ömer, dedi, acele etme, beni dinle, kararını ondan sonra ver; sen adaletli bir insansın, senin vereceğin karara ben şimdiden razıyım, diyerek Hz. Ömer’e tüm üzüntülerini unutturan şu değerlendirmeyi yaptı:

- Zeyd, o savaşta beni küfür üzere iken öldürse de şu anda kavuştuğum imandan mahrum etseydi, Zeyd ne kazanırdı beni imansız olarak cehenneme göndermekle? Bunu lütfen bir düşün ya Ömer, dedikten sonra şöyle devam etti:

- Ama Rabb’imin takdirine bak ki, Zeyd’in eliyle beni cehenneme göndermedi, ama beni Zeyd’in hücumundan koruyarak yaşatıp iman nasip etti. Benim elimle de Zeyd’e şehitlik takdir edip onu da cennetteki şehitlerin makamına yükseltti. Ey Ömer! Sen bu iki İlahi takdirin hangi yanından üzüntü duyuyorsun? Benim Zeyd’in eliyle küfür üzere ölmeyip bana iman nasip etmesinden mi üzgünsün; yoksa Zeyd’in benim elimle şehit olup da cennette şehitlerin makamına uçmasından mı? Kaldı ki, ya Ömer, artık savaş bitmiş, barış devresi başlamış, üstelik ben de imanla şereflenmiş, seninle kardeş olmuşuz!

Bunları derin bir değerlendirme ile dinleyen Hazreti Ömer’in bir vasfı da ‘vakkaf’lıktı. Yani bir yanlışı düzeltmek üzere hızla giderken karşısına aniden bir doğrunun çıkması halinde hemen fren yapıp zınk diye durur, karşısına çıkan yeni doğruyu direnmeden kabullenirdi. Aynı vasfını burada da gösterdi. Bakın yeni kararını nasıl verdi:

- Şükrederim Rabb’ime ki, savaşta ölen kardeşime şehitlik, kalan katiline de iman nasip eyleyip bana kardeş eylemiş! İnanıyorum ki mahşerde ölen şehitle öldüren mümin cennete doğru el ele tutuşup birlikte yürüyecekler. Öyle ise önce biz burada kol kola yürüme örneği verelim Medine sokaklarında da, kimse sana karşı bir düşmanlık duygusu taşımasın, iki taraf arasında kardeşliğimizi bozacak tatsız bir olay yaşanmasın.

Ne oldu bundan sonra biliyor musunuz? Kol kola birlikte yürüdüler Medine sokaklarında, savaşta Zeyd’i şehit ettikten sonra barışta saf değiştirip Müslüman olan yeni din kardeşiyle birlikte.

Bu tarihî olaya siz ne dersiniz bilemem. Ama ben, ‘İşte İslam, işte Müslüman’ diyorum!

25 Kasım 2008, Salı-Ahmed Şahin

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Bir Kız Bana Emmi Dedi

Değirmenden gelirim beygirim yüklü
Şu kızı görenin del olur aklı
On beş yaşında kırk beş belikli
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Bizim ilde üzüm olur alc olur
Sızılaşır bozkurtları aç olur
Bir yiğide emmi demek güç olur
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Birem birem toplayayım odunu
Bilem dedim bilemedim adını
Elbistan yanaklı Kürdler kadını
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

Karacoğlan der ki noldum nolayım
Akar sularınan bende geleyim
Sakal seni makkabınan yolayım
Bir kız bana emmi dedi neyleyim

                                      Karacaoğlan
Sevdiğim Şiirler içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kitaba Dair

 

Kitaba dair (2) İSKENDER PALA

            Sedat Umran, "Gecenin kitabı durur dizimde / Çeviririm yaprak yaprak / Yüzerim hayal denizinde / Altın sayfalarına bakarak" diye başlar bir şiirine ve çağlar ötesinin altın suyuyla yazılan kitaplarını canlandırır gözümüzde.

            Eski Mısır’da papirüsler üzerine nakşedilmiş satırların insanlığa bıraktığı birikimi bir düşünün. Ondan daha geriye, tabletler üzerine kazınmış ölümsüz sözlere kulak kabartın. Ninova’da Asurbanipal’ın 20 bin tabletlik kütüphanesini hayal edin. Daha sonra Mısır’da Hz. İsa Ruhullah’tan üç bin yıl öncesine ait lifleri, sayfaları hatırlayın. Cyperus papyrus denilen bitkiden 30 cm en; 6-7 metre boyunda şeritler halinde imal edilip üzerine altın yaldız harfler yazıldıktan sonra metinlerine göre tomarlanan bu rulolar deri kılıflara sarılıp sandıklarda saklanırmış. Satırların yukarıdan aşağıya akıp gittiği bu rulolar sandık sandık ayrılarak kitap olurmuş. Söz gelimi Homeros’un eserlerinin tamamı 48 rulo ihtiva eden bir sandıkta bulunmuş. Üzerlerinde kralların resimlerinden gök cisimlerinin hareketlerine varasıya dek pek çok resmin yer aldığı rulolardan oluşan İskenderiye Kütüphanesi koleksiyonunda 700 bin kitap bulunduğu rivayet edilir. Hz. İsa’dan evvel dindar Romalıların Yahudi din kitaplarını çoğaltma gayretleri papirüs ithalini canlandırmış, Bergama’da 200 bin kitaplık bir koleksiyon ortaya çıkmıştı. O vakit Mısırlılar Byblos limanından papirüs ihracını durdurdular. (Batı dillerinde ‘kitap’ anlamına gelen ve daha sonra İncil anlamı taşıyacak olan Bibl kelimesi bu limanın adından gelir.) Buna karşılık Bergamalılar kütüphanelerini zenginleştirmek için kendi kağıtlarını icad ettiler. Bergamon, ‘parşömen=Bergama işi’ demek olup tabaklanarak sertleştirilmiş ve beyazlatılmış ince bir tür deri idi. Pergamon krallığındaki yazıcılar bu derileri dört köşe sayfalar halinde kesip ikiye katlayarak kral Augustus zamanında (m.ö. 27-14) sırtlarından birbirine dikerek ilk kitabı oluşturdular. Sonraki yıllarda Kuzey Avrupa’da bizim ak gürgen dediğimiz kayın ağacını levhalar halinde dilip iki veya daha fazla sayfayı birbirine bağlayarak kitap hazırlayanlar ortaya çıktı. Ahşabının beyazlığıyla dikkat çeken bu ağaca Anglo-Sakson dilinde ‘boc’ denilir ki daha sonra ‘kitap’ anlamı taşıyan İngilizce’deki ‘book’ ile Almanca’daki ‘Buch’ kelimesi buradan türeyecektir. (‘Kodeks’ kelimesi de Latince ‘ağaç gövdesi’ anlamına gelen ‘caudex’e dayanır.)   

             İslam tarihinde iki kapak arasına konulan ilk kitap Hz. Ebubekir devrinde bir araya getirilip Hz. Osman döneminde istinsah edilen Kur’an’dır. İslam dininin ilme verdiği değerle birlikte Doğu dünyasında kitap itibar kazanmış ve sahabeler devrinden itibaren bilginin yazıyla korunmasına çalışılmıştır. Ezber ve söz geleneğine dayalı Doğu toplumlarında kitabın yeri satır ile sadır (göğüs, kalp) arasındaki tercih farkından ibarettir. Bu açıdan bakıldığında Cahiz’in, Kitabu’l-Hayevan’ının başında "Kitabı ayıpladın; oysa ben ondan daha iyi komşu, daha insaflı ortak, daha uyumlu yoldaş, daha mütevazı öğretmen, daha güzel arkadaş görmedim." demesi bir devrim sayılmıştır.

            Abbasi ve Emeviler devrinde İslam dünyasında kitaba verilen değerin yükseldiği biliniyor. Öyle ki Bizans’a karşı kazanılan her savaşta, henüz Arapça’ya çevrilmemiş kitaplar, savaş tazminatı, fidye ve ganimet diye istenir. XVI. yüzyılda İslam dünyasının herhangi bir başşehrindeki kitap sayısı bütün Batı dünyasındaki kitaplardan fazla çıkıyordu. Şarlken’in 900 ciltlik bir kütüphane kurdurmasıyla övündüğü dönemde Endülüs’teki halifenin sarayında 400 bin cilt kitap bulunmaktaydı. Bugün kütüphane deyince akla British Museum ve Biblioteque Nationale geliyor. Oysa bir zamanlar Eski Mısır, Asur Banipal, İskenderiye, Endülüs ve Osmanlı kütüphanelerindeki koleksiyonlar parmakla gösterilirdi. Üstelik o vakitler, kitaplar el ile yazılır ve okunmak üzere azami onbeş günlüğüne kiralanır, bu işleri yapan sahaflar da oldukça zengin olurlarmış. Bu yüzden eski elyazmalarının zahriyelerinde "Bu kitabı filanca mahalleden ben falanca, şu tarihler arasında okudum!" diye bir kayıt görmek mümkündür ve bu kayıtlar, Battal Gazi, Binbir Gece, Tutiname, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı gibi kitaplarda sıklıkla karşımıza çıkarlar. Böyle bir kitabın sayfaları arasında acaba kaç neslin birikmiş parmak izleri vardır, hiç düşündünüz mü?!..

Sahih Müslim

Eski sahaflar ellerine geçen bazı nadir elyazmalarını mutlaka ilgilisine ayırırlar, hatta kitabı müşterinin görmeyeceği rafların arkasında bir yerde gizli tutarlarmış. Devran değişip de sahaflarda insaf kalmayınca nadir nüshalar fazla parayı verene satılır olmuş. Hatta 18. yüzyıldan itibaren bu tür kitapların çoğunu İstanbul arastasından Batılı gezginler, elçilik görevlileri, diplomatlar bol para ile almaya ve Londra’da, Paris’te, New York’ta kurulmakta olan kütüphanelere taşımaya başlamışlar. Yerli kitap meraklılarının satın almaya güç yetiremediği, sahafların da meslekî hassasiyetlerini kaybettikleri bu dönemle alakalı olarak kitapla uğraşanların insafsızlığını anlatan bir fıkra uydurulmuş. Yaşanmış olması da muhtemel bu hikâyeye göre medreseye yeni başlamış talebenin birisi hadis derslerinde okuyacağı kitabı satın almak üzere sahaflar çarşısının yolunu tutar ve ilk dükkândan girince sorar:

- Sizde Sahih Müslim bulunur mu?!..

Sahafın cevabı çok manidardır:

- Ben kırk yıldır bu çarşıdayım bir sahih müslim henüz bulamadım.  

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Kanunî’nin Büyük SırrınıTaşıyan Sandık

Kanuni Sultan Süleyman, gadre uğramış büyüklerimizden. Yok kapitülasyonları başımıza bela etti, yok Hürrem Sultan’ın bir dediğini iki etmedi, yok Osmanlı Devleti’nin çöküş tohumlarını attı… “Zirvedeki cüce” diyenleri mi isterseniz, yoksa Türkleri cepheden cepheye sürerek onları tüketti diyenleri mi.

Ne var ki, giderek daha iyi anlıyoruz ki, Kanuni’nin yüzü kalın bir balçık tabakasıyla örtülmüş ve altındaki suret, tanınmaz bir hale getirilmiş.

Tarihçilerin bu “muhteşem” yüzü ortaya çıkarabilmeleri için muhtemelen on yıllar gerekiyor. Çünkü hangi boyuttan yaklaşırsanız yaklaşın etkileyici bir kişilik Kanuni. Yalnız fetih ve seferlerini anlatmak bile bir milletin başını döndürmeye yetebilir. Öbür yandan Divan edebiyatının en fazla gazel yazan şairi unvanını açık farkla elinde bulunduruyor. Süleymaniye’sinden Mağlova Kemeri’ne kadar yüzlerce eseri coğrafyamıza gülümsüyor. Çağının en şık giyinenlerinden, yani Osmanlı modasının başını çekenlerden biri. Mücevherlere merakı had safhada. Ama aynı zamanda yetiştirip Osmanlı sahasına sürdüğü müthiş takımın arkasındaki teknik direktör olarak da takdire şayan bir kişilik.

Avrupalılar ona “Muhteşem” (Magnificient) diyedursun, biz onun kanun adamı tarafına önem vermişiz. Hatta ünlü tarihçi Fernand Braudel’in kitabında geçen bir bilgiye göre İngiltere sarayından bir hukukçu heyeti, Kanuni döneminde İstanbul’a gelip Osmanlı hukuk sistemini incelemişler. Nitekim bugün İngiltere’nin hukuk sistemi de Osmanlı’da olduğu gibi “kazuistik”tir. ABD Senatosu’nda dünyadaki büyük kanun yapıcıların isimlerinin yazılı olduğu salonda Kanuni’nin isminin de yer alması neden ilgimizi çekmez bilmiyorum.

Bütün bu ihtişamı içinde Kanuni’nin bir de görünmeyen kişiliği vardır ki, genelde gözden kaçırılır. İç dünyası, derindi ve devrinde ancak onu en yakından tanıyanların şahit olduğu bir güzellikler sahnesiydi. O renkli sahneden üç tablo ile Ramazan’a girmeye ne dersiniz?

Kanuni, son seferi olan Zigetvar’a gitmek üzere yola çıkmadan önce oğlu Selim’e anlamlı bir mektup bıraktı. Sanki öleceğini sezmiş gibi -zira sefere çıkacağı sırada ağır hastaydı- eline kalemi almış, oğluna şu vasiyeti yazıyordu:

“Benim candan sevgili iki gözüm nuru Selim Han’ım. Bu iki bazubendi ve bir cevherî al sanduğu vakf eylemişimdir, iki cihan fahri Muhammed Mustafa’nın ruhuna sana vasiyet ederim: Bunları satub Cidde-i mamureye su getiresin, oğulluk edip bu vasiyeti yerine getiresiz. Cümle ağalar kim saraydadır ve cümle oda oğlanları şahiddir, sen benim yazım bilirsin, bu esbâb fahr-i âlemindir, benim değildir. Göreyim nice yerine korsız. Dünya kimseye payidar değildir. Ümmidimdir ki, bahasıyla satasız. Hak Teala bu seferi mübarek idüb gönül hoşluğuyla gelmek müyesser ede. Habibi hürmetine aleyhisselam.”

Oğluna mücevherle dolu bir sandık ve iki bazubent (kolçak) bırakıyor, bunları sat ve Cidde şehrine su getir, diye vasiyet ediyor. Dikkat edin, hazineden değil, kendi biriktirdiği paradan yaptırıyor hacıların su ihtiyacını karşılayacak su yolunu. Bu bir.

İkincisi, Kanuni, vefatından kısa bir süre önce Şeyhülislam Ebussuud Efendi’ye Zigetvar’dan yazdığı bir mektupta ahret kardeşi olarak nitelediği ve hürmet gösterdiği bir alimden dualarında kendisini unutmamasını isteyecek kadar da derin bir dünyaya sahiptir. Mektubun metni şöyledir:

“Halde haldaşım, sinde sindaşım, ahiret karındaşım, tarik-i Hak’ta yoldaşım Molla Ebussuud Hazretleri dua-i bi-hadd iblağından sonra: Nedir haliniz? Ve nicedir mizac-ı lâzımü’l-imtizâcınız? Sıhhatte ve afiyette misiniz? Hazret-i Hakk hizane-i hafiyesinden [gizli hazinelerinden] kemal-i kuvvet ve selamet eyliye. Bimennihi lütuflarından niyaz olunur ki, evkat-ı müteberrikede [mübarek vakitlerde] bu muhlislerini kalb-i şeriflerinden ihrac ve iz’ac etmiyeler. Ola ki küffâr-ı hakisar münhezim ve mükedder ve asakir-i İslam umumen mansur ve muzaffer olup rızaullahu tealaya muvafık-ı amel ola.”

            Nihayet yandaki minyatürde tabutunun önünde götürüldüğünü gördüğümüz o sır dolu sandık. Kanuni, bu sandıkla beraber gömülmeyi vasiyet etmiştir. Oysa İslamiyet’te böyle bir uygulama yoktur. Ebussuud Efendi merak eder hepimiz gibi. Açtırır sandığı. Bir de ne görsün? Sağlığında yapacağı işler için Şeyhülislam’dan aldığı fetvalar durmuyor mudur içinde! Bunun üzerine Ebussuud Efendi’nin ağladığı ve, “Ey Süleyman, sen kendini kurtardın, bakalım ben nasıl kendimi kurtaracağım?” dediği rivayet olunur.

Kanuni, aynı zamanda Kâbe-i Muazzama’nın en gayretli hizmetkârlarından birisi olmuştur. Mekke ve Medine’ye yaptığı hizmetler bakımından babası Yavuz ve torunlarından II. Abdülhamid ile kıyaslanabilecek olan Kanuni, gerek Harem-i Şerif’e, gerekse Peygamber Efendimiz’in (sas) türbesi etrafında yaptırılan camiye mermerden birer sanat eseri minber göndermiş, Harem-i Şerif’e iki yeni minare ilave ettirmiş, Peygamber Efendimiz’in doğduğu Hz. Âmine’nin evini yeni baştan inşa ettirmiş, Ayn-ı Zübeyde suyunu Mekke’ye akıtmış ve bu iş için kendi cebinden tam 100 bin altın sarf etmiştir. Ayrıca Mekke’de bir medrese yaptırdığını, eşi Hürrem Sultan’ın da aynı şehirde bir imaret inşa ettirdiğini biliyoruz.

Kaynaklar, ihtiyarlığında Allah’tan şehit olarak ölmeyi temenni ettiğini yazıyor. Zigetvar’da işte bu duasının kabul olunduğu söylenir. 71 yaşında üstelik hasta hasta yola çıkmasının bir sebebi de, yatakta değil, cihadda ölmek istemesi olamaz mı?

Kanuni'nin sandığı


“Köylü milletin efendisidir” sözü Kanuni’nindir

Genellikle hatalı bir şekilde Atatürk’e ait olduğu zannedilen “Köylü milletin efendisidir” vecizesi aslında Kanuni Sultan Süleyman’a aittir. Bir gün mahremleriyle görüşürken onlara “Velinimet-i âlem [dünyanın efendisi] kimdir?” diye sormuş. Onlar “Padişah efendimizdir” diye cevap verince Kanuni, “Hayır, dünyanın efendisi reâyadır ki, ziraat ve harâset [çiftçilik] emrinde huzur ve rahatı terk ile iktisab ettikleri nimetle bizleri it’âm ederler” demiştir. Gördüğünüz gibi tek fark, Kanuni’nin daha evrensel bir tanımlama yapmasındadır.

 m.armagan@zaman.com.tr

Genel içinde yayınlandı | Yorum bırakın

“Baba Çıha, Seni Sevmim” Demez mi?

Yeter çektim, ben istemim bele naz;
Söyledi bekleme, gelmim ben bu yaz
Dedim ki göynümü oyala biraz;
"Baba çıha, seni sevmim" demez mi?
 
Neler çektim bilsen onun dilinden.
Yarenlik etsem de anlami benden.
Dedim ki tut, bırakma ellerimden;
"Baba çıha, seni sevmim" demez mi?
 
Beste:Neyzen Doğan Sever
Güfte:Mahir Gürbüz-Elazığ  
  Mahir Gürbüz
Sevdiğim Şiirler içinde yayınlandı | Yorum bırakın

Sensiz de Yaşanırmış

Sen hiç vazgeçilmeyen bir tutkusun sanmıştım

Sana öyle güvenmiş, öylesine kanmıştım

Yıllarca gözlerinin ateşiyle yanmıştım

Boşunaymış güzelim, sensiz de yaşanırmış.

 

Varlığın dertlerime en bulunmaz ilaçtı

Gidişin yüreğimde derin yaralar açtı

Usandırdın hayattan, aşktan hevesim kaçtı

Anladım ki güzelim, sensiz de yaşanırmış.

 

Bakışların içimde artık yanan kor değil

Hor gördüğüm gidişin şimdi artık hor değil

Katlanmak zor sanırdım, anladım ki zor değil

Alıştım yokluğuna, sensiz de yaşanırmış.

 

Kalp dayanmaz derlerdi ayrılık ateşine

Yıllarca sürüklendim bu sevdanın peşine

Sanırdım ki rastlanmaz dünyada bir eşine

Meğer hayalmiş canım, sensizde yaşanırmış.

 

Geceleri uykuyu unutmuştu gözlerim

Sana dönüktü gönül, sendin bütün sözlerim

Demiştim ya “ben seni yanımdayken özlerim”

Bastırdım özlemleri, sensiz de yaşanırmış.

 

Eski defterlerimi bir bir kapatıyorum

Yazdıklarımı bile yırtıyor atıyorum

Senin sahte sevgini sana fırlatıyorum

Nasıl olsa güzelim, sensiz de yaşanırmış.

                                      İsmet Bora Binatlı

Sevdiğim Şiirler içinde yayınlandı | Yorum bırakın